Melissa Etheridge : Küresel Isınma

Bu kadında uygunsuz bir gerçeklik var! Kısacık turuncu-sarı saçları? Sevgilisi Julie ve evlatlık edindiği iki bebeği ile kamera karşısına geçmesi? "Kürk giyeceğime çıplak gezerim" diyerek soyunması? Et yememesi? Kanseri yendikten sonra "zaten hayatıma ben davet etmiştim, iyi olmak isteyince de oldum" tavrıyla tüm hastalara cesaret vermesi ya da daha bir çoğu?

Melissa bugünlerde Oscar telaşında. Aslında bu lafın gelişi. Zira elinde gitarı, farklı amaçlar için mücadele veren ancak ilkeleri özgürlükte birleşen kitlelere bağıra bağıra ilham vermiş, Oscar gibi basit şeyler (Ezgi: Oskar kim? :)) için telaşlanmayacak güçte bir kadın kendisi.

Etheridge yine yapacağını yapıyor ve küresel ısınmaya gözlerin odaklanması için "I need to wake up!" diyor. An Inconvenient Truth (Uygunsuz Gerçek) filmi, devler ülkesinin küresel ısınma karşısındaki vurdumduymaz tutumunun gerçeği örtmeye yetmeyeceğini gösteriyor.

Al Gore, Bush tarafından nakavt edilmenin yarattığı şok etkisi ile küresel ısınmanın geleceğimizi karatmak için kararlı olduğu gerçeğini gözümüze sokmaya kararlı. Bu noktada da Etheridge' in dağı taşı titreten sesi ve gitarından yardım alarak "uyanıp, harekete geçmelisiniz" mesajını veriyor.

Climatecrisis.org adresinde filmin dayandırıldığı gerçekler ayrıntısı ile listelenmekte. Yaşadığı gezegenin yok olmamasını isteyenler ziyaret edebilirler.

***

Melissa' ya biraz daha yer vermek lazım hayatımızda bence. Çünkü o yaşamının tamamında özgürlüğün tüm canlılar için olduğunu haykıran, yaşatmayı yaşamak kadar seven ve müzik yapan bir kadın. Evet, bir kadının müzik yapması beni her zaman etkilemiştir. Doğanın kendisine verdiği estetik bakış yeteneğini (bulutları yuvarlak hatlarla görme yeteneği diye de adlandırılır; bkz: Ozan' s Eccentric Terms Of Life) yedi tel üzerinde dans eden parmaklarına aktaran kadından daha etkileyici ne olabilir?

Hele ki bu kadın,

Sadece nefesini duymak için sevgilisini arıyor, cehenneminde durup ölümün ellerini tutuyor ve Warner Theatre' ın tarihi sahnesinde elinde gitarı "come to my window" u söylüyorsa...

Natalie Imbruglia


Farkettiniz mi bilmem! Etyemezlerin cildinde duru bir beyazlık oluyor. Evet evet duru, tatlı bir beyazlık. Arkadaşlarım “kansızlıktan olmasın?” diye dalga geçebilir. Tüm değerlerim ölçüldü, dev bir etçil olan Süleyman Amca’ dan çok daha yüksek eritrosit sayım, demir taşıma ve bağlama kapasitem var efendim, çok şükür :) Elime çift taraflı aynayı alıyorum. Büyüten kısmından baktığımda son dönemde artışta olan sivilce enflasyonum bile söz konusu rengi bozabilmiş gibi görünmüyor.

Her ne ise; bu duru, güzel rengi Natalie’ nin yüzüne baktığımda da görebiliyorum. Kocaman gözlerinin altında uzanan mükemmel bir ten rengi.

***

Üstte anlattıklarımı pek de ciddiye almayın. Natalie’ ye konuyu getirmek için binlerce yol kullanabilirdim. Bu da onlardan biriydi. (Ten rengi konusunda hala diretiyorum o ayrı)

Esasen kendisine karşı yıllardır süregelen tek taraflı bir aşk beslemekteyim.

Ne zaman ki; o ,bir koltuk ve sandalyeden ibaret boş, odaya paytak adımları, lacivert t-shirtü üzerine geçirdiği omuzları düşük kapişonlusu ile girdi ve ekrandan gözlerime bakarak “sen o taptığım adam olamazsın” dedi, işte o günden beri her zaman seveceğim kadın olup çıktı.

Şimdi o isyankar modeli gitti; siyah saçları uzamış, omuzlarını kapatıyorlar. Ancak hala “utanç içinde üşüyerek, çırılçıplak yatıyor yerde”.

Natalie’ nin “torn” u kulak zarımı titreştirmek suretiyle beynime tatlı sinyaller yollarken İstiklal’ den Tünel’ e doğru yürüyor ve çevremdeki hareket ile notaları birleştirerek ortaya doğaçlama bir klip çıkartıyorum. Elele tutuşmuş çiftte kızıl saçlı kız parmaksız eldiveninin üzerindeki yün topaklarını yolarken, yanındakinin neden “başka” olmadığının hüznü ile “illusion never changed into something real” diyor ve ben tamamlıyorum “the perfect sky is torn”.

Elindeki çantayı sıkıca tutmuş söylenerek Richmond’ dan çıkan kadın “hiç sansım yok” diye iç geçirirken cümlesini otel girişinde başını kirli eteğine gömmüş, yaşlı bir başka kadın “there’ s just so many things that I can’ t touch, I’ m torn” diye tamamlıyor.

Sonra hafifçe çiseleyen yağmurun kirpilerimde birikmesiyle kendi varlığımı farkediyorum. İstiklal’ de bir aşağı bir yukarı turlarken Natalie’ yi o duvarları karton evde uzun süredir bıraktığımı hatırlıyorum. İnsan aşık olduğu kişiyi bu kadar ilgisiz bırakabilir mi? Ah bizi gidi Ozan’ lar! (Şizopatik bozukluklar devrede, Natalie ile evli miyiz neyiz?)

Köşedeki çiçekçiye yaklaşıp bir buket karanfil alıyorum. (Öğrenci bütçesi, bu kadarı bile mucize, “birgün sana Beverly Hills’ de havuzlu bir tripleks alacağım hayatım söz!”).

Elimde çiçek birazdan White Lilies Island’ a gidip onu beyaz koltuğu üzerinde beni beklerken bulacağım.

O anda kulaklarıma Natalie’ nin çığlığı çarpıyor.

“You’ re a little late, I’m already torn!”

***

Natalie Jane Imbruglia 4 Şubat 1975 tarihinde New South Wales’ de doğmuş. İtalyan bir baba ile Avusturalyan bir annenin ortak ürünleri. 17 yaşında Neighbours’ da rol almaya başlamış. 1997’ de de ilk albümünü yapmış.

Efendim bunları ne yapacaksınız? Her sitede bu bilgilere ulaşmak mümkün. Ancak sevdiği müzisyenlerle beyninde evlilik hayatı yaşayan bir şizofrenin kendisini hayatına kabul edişi sadece burada var.

İçerden beni çağırıyor, kahve yapmış. Black coffee’ ye bayılır. (I’m a big fan yani ;))

"Nat, geliyorum hayatım!"

Joaquin Phoenix: Sınırları Aşmak

İki sene kadar önce vizyona giren bir film beni iki açıdan heyecanlandırmıştı: Zamanında “Folsom Prison Blues”, “Solitary Man”, “Walk The Line”, “Ring Of Fire” gibi bir çok şarkısıyla beni benden almış olan ve günümüzün sevilen müzisyenlerinin idolü ve hocası Johnny Cash’in hayatı sinemaya aktarılacaktı, dahası Gladyatör filminden tanıdığımız Joaquin Phoenix bu filmde Johnny Cash rolündeydi. Filmin adı “Walk The Line” dı ve Türkçe’ye “Sınırları Aşmak” olarak çevrilmişti. Joaquin filmde kullanılan bütün şarkıları kendisi seslendirmiş, verdiği röportajlarda Johnny Cash stiliyle gitar çalmayı ve şarkı söylemeyi hakkıyla başarabilmek için çok çalıştığını belirtmişti.

Johnny Cash müzik hayatı boyunca rahat durmamış, sivri dilli şarkılarını otoritelere itinayla armağan etmiş bir müzisyendi. Örneğin “Sınırları Aşmak” filminden öğrendiğimiz kadarıyla “Folsom Prison Blues” adlı şarkısı aynı adı taşıyan hapishanedeki mahkumları sindirmeye çalışan hapishane yönetimine karşı çıkışın sembolüydü. “Man In Black” şarkısında ise neden sürekli siyah giyindiğini soranlara “Fakirler ve şehirdeki aç insanlar için, işlediği suçun bedelini çok ağır ödemiş mahkumlar için, kaybedilen binlerce insan için” diye cevap veriyordu.

Bıraksanız daha pek çok şey yazabilirim Johnny Cash için. Ama bu yazımızın esas oğlanı Joaquin Phoenix elbette. “Sınırları Aşmak” filminde ölümünden iki sene sonra Johnny Cash’i canlandırması bana göre çok isabetli bir karar. Zira Joaquin en az Cash kadar aktivist bir duruşa ve yaşam biçimine sahip. Örneğin anlatıcı olarak yer aldığı ve If! Bağımsız Filmler Festivali kapsamında geçtiğimiz günlerde İstanbul’da da gösterilen “Earthlings/ Dünyalılar” adlı belgesel film ile İnsanlık Ödülü’ne layık görüldü. Filmin müziklerindeyse yine bir vejetaryen olan sanatçı Moby' nin imzası var. Beş yılda yapılan filmde gizli kamera kullanılmış ve hayvanları sömüren ve kötüye kullanan dünyanın belli başlı büyük şirketlerinin uygulamaları daha önce hiç görülmemiş görüntülerle günü gününe kaydedilmiş. Filmde, evcil hayvan mağazalarının, köpek yetiştirme yurtlarının, hayvan barınaklarının, tavuk, inek ve domuz fabrika çiftliklerinin, deri ve kürk ticaretinin, kobay laboratuarlarının ve fillerle büyük vahşi kedi cinslerine sirk numaralarını öğrenmeleri için dayatılan uygulamaların acımasızlıkları sorgulanıyor.

4 yaşında bir balığın kafasının koparıldığı görerek vejetaryen beslenmeyi seçen ve bununla da yetinmeyerek yaşam biçimini yer aldığı projelerde de belli eden Joaquin Phoenix oyunculuk kariyerine üzerine usta terzi işi bir elbise gibi geçirdiği rollerle devam ederken, biz de kendisini keyifle takip etmeyi sürdürüyoruz.

Veganizm

Zaten azaltmaya başladığım et tüketimimi 4 sene önce tamamen bırakmaya karar verdiğimde zeytinyağlı yemek kültürü oldukça gelişmiş bir aileden gelmenin çok yararını gördüm. Ancak; sağlıklı ve kaliteli beslenmek için öğrenmenin ve araştırmanın sınırının olmadığını da pekala biliyordum. Bilmediklerimi öğrenmek adına çıktığım yolculukta en büyük şansım internetin karanlık dehlizlerinde boğulmadan hep doğru kaynaklara ulaşmam oldu.

Vejetaryen beslenme ile alakalı geniş bilgiler sunan www.vejetaryen.net yeni hayat biçimimin ilk aylarında sıkça yararlandığım bir kaynaktı. Sonra ekolojik beslenme ile ilgili yaptığım araştırmalar beni www.bugday.org adresine götürdü. "Ekololojik Yaşam Kapısı" ana başlığıyla faaliyet gösteren Buğday derneğinin websitesinde ekolojik tarım, ekolojik yaşam biçimi, ekolojik ürünler ve üretim biçimleri gibi bilgiler okuyucuya sunuluyor. Ekolojik yaşamı yalnızca bir sağlık ve diyet konusu olarak değil, tarımsal üretim süreçleri, çevre bilinci ve yaşam felsefesi yönleriyle de ele alması nedeniyle vejetaryen beslenmeyi yalnızca "et yemek zararlıdır" düşüncesiyle seçmediğim için Buğday en önemli ve özel başvuru ve referans kaynaklarımdan biri oldu, olmaya da devam ediyor. İşin teorik kısmı elbette iyiydi, hoştu ama artık her yemeği yiyememek, yemeğin içindeki malzemeleri özenle seçmek, dışarıda yemeğe gidildiğinde yemeği yemeden önce içinde et ve etin yan ürünlerinin(et suyu, kemik suyu, bulyon vs.) bulunup bulunmadığını defalarca sormak gibi durumlar vuku bulduğundan mutfağa daha sık girmek şart oldu. Anne-babadan görüp öğrenilen (evet, bir Karadenizli olan babam çok güzel yemek yapar, salataları enfestir, pazı kavurması, lahana dolması gibi yemekler baş tacımız, fasülye turşusu ise süsümüzdür.) yemeklere yeni denemeler eklemek gerekiyordu. İşte tam o noktada Sayın Tijen İnaltong'un Radikal İki'deki araştırma yazıları imdadıma yetişti. Daha sonra gene Tijen İnaltong'un hazırlamış olduğu "Mutfakta Zen" adlı blog sayfasını keşfettim. Mutfakta Zen, yalnızca yemek tarifleri veren bir site değil, aynı zamanda çeşitli ülkelerin mutfak kültürlerine, Türkiye'nin dört bir köşesinden çeşitli tatlara, katkı maddelerinden arınmış harkulade yemeklerin tarif ve fotoğraflarına ve daha da güzeli yenilebilir otlara yer veren bir maden. Tijen İnaltong, yıllardır çeşitli yayınlar için hazırladığı/hazırlamakta olduğu yazıları ve Mevsimlerle Gelen Lezzetler; Tak Koluna Sepeti: Bodrum Pazarından Tatlar, Renkler, Portreler; Mutfakta Zen; Bir Ot Masalı; Meyve Agacindan Hikayeler; Her Güne Bir Yemek; Yurdumun Yenilebilir Otları gibi kitapları literatüre kazandırmış bir mutfak kültürü araştırmacısı. Bunun sağladığı deneyimlerle bitmek tükenmek bilmez merak duygusunu kaynaştırıp okuyucusuna sunuyor. Mutfakta Zen bu özellikleriyle basit yemek tarifi veren kaynakların arasından sıyrılıyor ve her zaman yararlanmak isteyeceğimiz bir kaynağa dönüşüyor. Mutfağa dair araştırmalarımın beni ulaştırdığı bir diğer blog ise Nukhet Everi'nin hazırlamış olduğu "Veganizm". Sitede hiçbir hayvansal ürün(giyim,yiyecek ve kozmetik de dahil olmak üzere) kullanmamayı gerektiren veganlığın tanımı, veganlık felsefesi, vegan yaşam biçimi ve organik malzemeler kullanılarak hazırlanan denenmiş yemek tarifleri yer alıyor. Site üzerinden veganlıkla ilgili pekçok yabancı websitesine de yönlendirme verilmiş olduğundan veganlıkla ilgili dünyada ne gibi gelişmeler olduğunu öğrenmemize aracılık ediyor.

İnternet benimsemiş olduğum vejetaryen yaşam biçimi ile ilgili yayınlara ulaşmamda en önemli araç. Bu yazıda yer alan websiteleri ise bilgi kalabalığından uzak, araştırmacı yönleri ön planda olan, her gün itinayla takip edilen kaynaklardan yalnızca bir bölümü. Konu ile ilgili yeni websiteleriyle karşılaştıkça sizlerle de paylaşmaya devam edeceğim.

Dünyalılar/ Earthlings

Geçtiğimiz günlerde İstanbul Bağımsız Film Festivali'nde programında da yer alan Dünyalılar/ Earthlings adlı belgesel film dünya üzerinde yaşayan bütün canlıların aynı ölçüde ve benzer acılara maruz kalmalarını örneklerle ve birbirinden çarpıcı görüntülerle izleyicisine anlatıyor. İnsan türü için bunun adına seksizm, ırkçılık ve soykırım adları verilirken diğer canlıların maruz kaldığı şiddet ve sömürü ise "türcülük" diye tanımlanıyor. .Filmde Nazi kampları ve Klu Klux Klan görüntüleriyle etleri için sıkış tıkış kafeslerde tutulan hayvanların görüntüleri peşi sıra akıp giderken insanoğluna dünya üzerinde yaşayan tek tür olmadığı hatırlatılıyor. Bir ırkın diğer ırklardan daha üstün olduğuna inanmasının ve bu nedenle kendisinden "aşağılık" gördüğü diğer ırkları her şekilde sömürebileceğini düşünmesinin ırkçılık olduğu belirtilirken bir sonraki sahnede "türcülüğün" tanımı yapılıyor ve baskın türün diğer türleri hegemonyası altına almasının aslında ırkçılıkla benzer özellikler taşıdığı ve ikisinin tam olarak aynı şey olduğu vurgulanıyor. Bu amaçla Nazi Almanyası' na dair görüntüler, insanın diğer türleri nasıl sömürdüğüne dair görüntülerle birleştiriliyor ve aralarındaki benzerlik gözümüze sokuluyor. Ardından insanların ve diğer canlıların aslında benzer ihtiyaçlara gereksinim duydukları belirtiliyor: yemek, barınmak, hareket özgürlüğü gibi kavramların bütün canlıların ortak kaygısı olduğu sıralanıyor.

Doğrusunu söylemek gerekirse insanoğlu diğer canlılar gibi dünya üzerinde yaşayan tek tür olmadığının pekala farkında, ancak bir farkla: Bizler diğer türlerin kendimize hizmet etmek için var olduğuna kendimizi inandırmak istiyoruz! İşte "Dünyalılar" bu tezimizi çürütecek anti-tezlerle dolu bir film ve dünyamızı tepetaklak edecek kanıtları sunmaktan kaçınmıyor. Filmin ilk bölümünde insanoğluna "dostluğunu" adamış hayvanların yaşamının başlangıç noktası olan petshopların ve üretim çiftliklerinin içinde bulduğu koşullar içler acısı görüntülerle desteklenerek anlatılıyor. Bu görüntülerde petshoplara satılmak üzere kalabalık kafeslerde bekletilen cins hayvanların sağlık koşullarının kötülüğünü ve veteriner hekim kontrolünden geçirilmediklerini görüyoruz. Sonraki bölümde sokak hayvanları konusu işleniyor. Eğer şanslıysalar-ki nasıl şanssa bu- koşullarının içinde çalışanların vicdanına bırakıldığı barınaklara götürülüyorlar. Kimi barınaklar ise bütçeleri olmadığı gerekçesiyle sahiplendiremediği hayvanları öldürüyor. Daha da üzücü olan bütün bu koşulların bilinmesine rağmen kimi hayvanların bizzat sahipleri tarafından barınaklara terkedilmeleri. Barınakların öldürme biçimleri arasında ilaçlı ötenazi olduğu gibi buna ayırılan bütçenin fazla olduğu düşünülerek oluşturulmuş ve hayvanların 20 dakikada can çekişe çekişe öldükleri gaz odaları da var. Evet, yanlış okumadınız: Nazilerin Yahudileri topluca katlettiği gaz odalarının aynısı barınaklardaki sahipsiz hayvanlar için de reva görülüyor. Ya sokakta? Sokakta ise reva görülen öldürme biçimi ise zehirleme. Kullanılan zehir ise Siyanür. Siyanüre para harcamak istemeyenler içinse çözüm: Tüfekle vurmak. Bu bölümde kullanılan video görüntülerinden bir kısmı Türkiye'ye ait. Türkiye canlı canlı çöp arabalarında preslenen sokak hayvanı görüntüleri ile birlikte kendini tanıtabilecek pek insani(!) bir mecra daha bulmuş gözüküyor. Kaçııın, bir Midnight Express vakası daha! (ironi yaptım, siz bana aldırmayın. "Bakın bu görüntüler Türkiye'den, pek ayıp..." demiyor kimse, hemen savunmaya geçmeyin. Zira dünya üzerindeki hiçbir ülke bu konuda masum değil.) Filmin ikinci bölümü izleyen herkesi gözyaşlarına boğan "Yiyecek" sömürüsünü anlatıyor, yani mezbahaları, hayvanların kesilmeyi kalabalık kafeslerde beklediği et üretim çiftliklerini, uzun lafın kısası: et endüstrisi kurbanlarını. Filmi izleyenler kendilerini birdenbire bir çelişkinin ortasında buluveriyorlar: et yemek ya da yememek! Bir yandan damak tadı, öte yandan üretiminden nakliyesine, kesilmeden önce bekletilen kafeslerden kesilirken reva görülen davranışlara kadar pek çok "uygunsuz gerçek" var ortada! Dolayısı ile film sürüp giderken acı bir vicdan muhasebesi ile baş başa bırakıyor izleyicisini. Sömürü et sektörüyle kısıtlı değil, sırada giyim endüstrisi var. Kürk ve Deri üretiminde kullanılan hayvanların görüntüleriyle devam ediyor film. Tuzaklarla yakalanan hayvanların kafeste yüzülmek için beklerken ne halde olduklarının görüntüleri geçip gidiyor. Çok iğrenç, ben bunu izleyemem diye yarıda bırakmadıysanız filmi, devam edin öyleyse: Karşınızda acımasız kürk endüstrisi! Ey moda yaratıcıları, büyük gazetelerin köşelerini tutmuş moda yazarları, dergi editörleri! Keşke bunları yazabilseniz... Bitmiyor film, çoluk-çocuğu eğlendirmek için gidilen sirklerle devam ediyor. Dans eden filler, ateş çemberinden atlayan köpekler, cambaz maymunlar...Pırıltılı bir dünya, öyle değil mi? Yaldızlarından arındırdığınızda ise küfürle, dayakla, acı vererek eğitilmeye çalışılan sirk oyuncuları gözünüze çarpıyor. Gösteri devam etmeli, İspanya'ya dönüyor kameralar, boğa dövüşleri sıradaki vahşet karşımızda. İspanya denince ilk akla gelen şeylerden biri, milli spor,arkasında kanlı boğa ölüleri bırakan kanlı kahramanlık gösterisi, ciddi bahislerin döndüğü devlet eliyle kumar...İspanya'dan bize ne mi? İşte filmin bir eksiği: Türkiye'deki horoz dövüşlerini, pittbull kapıştırmalarını vs. almamış. Yaşasın, eksik buldum, film eleştirim amacını buldu!(bu da o malum ironilerimden biriydi.)

Filmin anlatıcısı Joaquin Phoenix , filmin müzikleri ise Moby'nin imzasını taşıyor. "Dünyalılar" hayvan ve insan sömürüsü üzerine yapılmış en çarpıcı belgesellerden biri. Uzun lafın kısası "Dünyalılar" filmi izleyicileri derin bir hüznün ve bir sorgulamanın içine gark etti: Bu zamana kadar bize öğretilen üstünlük öyküleri ne kadar doğru? Kendi içimizdeki sömürüye karşı çıkarken neden aynısını başka türlere reva görüyoruz? Filmin sonunda ise 3 belli başlı tür olduğu vurgulanıyor: Doğa, hayvanlar ve insanoğlu. Kısacası hepimizin adına "Dünyalı" deniyor, "Hepimiz Dünyalıyız!" pankartları hazırlasak bize de kızarlar mı acaba?(gene mi Ezgi, gene mi?)

Filmin İF Bağımsız Film Festivali aracılığı ile İstanbul'a da uğradını başta belirtmiştim. Ancak filmi kaçırdıysanız bu linki tıklayarak izleyebilirsiniz.